8 Eylül 2012 Cumartesi
Gölgeler karışır oldu birbirine. Havada nefesimin buğusu. Ellerim ceplerimde. Kendi içime bükülmüşüm. Soğuk. Kendim yetmiyor kendimi ısıtmaya. Sıcak şeyler düşünüyorum. Mülahaza da ısıtamadı. Sokağın pencerelerini kapıyorum. Kapılarını sürgülüyorum. Biliyorum ki gelecek. Bu kış çok çetin. Dimağım karman çorman. Odaklanmakta zorlanıyorum. Bugün hangi gün. Kol saatime bakıyorum. Bozulmuş olmalı. Saat 00:18 olamaz. Etraf aydınlık. İşte geldi. Kapıları zorluyor birer birer. Sürgülerde derman kalmadı. Kırıldı kırılacak sürgüler. Koşuyorum. Tüm gücümle koşuyorum. Arkama baktığım da silüetini görüyorum. İçeri girmiş! Koşmak ısıtıyor biraz beni. Ama o koşmuyor sanki. Esintiyi arkasına almış uçuyor adeta. Yoruldum. Nefes nefese kaldım. Terim soğumaya başlıyor. Korku bakışlarımı alıyor. Yetişti sayılır. Yapabileceğim hiçbir şey yok. Kanıksıyorum. "Kaçmana gerek yok kaçınılmaz olandan" , diyor. "Gidelim haydi, vakti geldi geç kalmayalım." Saatime gidiyor gözüm yine. Düzelmiş, saat: 16:46. Ağzıma uzanıp nefesini çekiyor içime doğru. Kendimden kopuyorum. Elimden tutuyor. "Bırakma elimi", diyor gülümseyip "Kaybolursun."
6 Eylül 2012 Perşembe
5 Eylül 2012 Çarşamba
Birkaç dakika bölümün içinde gezinti yaptıktan sonra, bölümün karşısındaki kantine girdik. Mühendislik-Mimarlık öğrencilerinin yoğunlukta olduğu bir kantindi. Çay ve bisküvi alıp en arkadan ikinci masaya oturduk. Çayları içtikten sonra, aklıma öğrenci işlerinden almam gereken belgeler geldi. Beylerden izin isteyip öğrenci işlerine gitmek üzere kantinden çıktım. Bu sefer müzik dinleme sırası bendeydi. Mp3 playerimi çıkartıp, kulaklıkları kulağıma taktım. Pinhani' nin şarkılarını açtım, artık dışarıya kapalıydı duyularım. Müzik eşliğinde yola koyuldum. Tac Mahal havuzlarının önündeki bir bankta oturup biraç dakika dinlendikten sonra karşımdaki kubbeli büyük, güzel binaya girdim. Öğrenci işleri içeride sol taraftaydı. Burs işlemlerimi yaptırmak için gereken belgeleri aldıktan,sonra yeniden kulaklıklarımı takıp, müzik eşliğinde binanın içini dolaşmaya başladım. Bir de "Dön Bak Dünyaya" şarkısı çalmasın mı? Dış dünyadan tamamen soyutlamıştım kendimi. Binanın mimarisi ne kadar da güzel. "Bir sonbahar kadar yalnız, bir kış kadar savunmasız ya da ilk baharsan yolun başındaysan, asla vazgeçme" ne güzel şarkı. Merdivenlerden yukarıya çıktım. Duvardaki tablolar çok güzeldi. Kum sarısı, safran sarı ve sarısın tüm güzel tonlarıyla karşımda duran resme bakıyordum. Ve şarkının piyano introsu başladı. Kendimden geçiş anım omzuma dokunan bir el ile bölündü. Panik dolu gözlerle yüzüme bakan, güvenlik görevlisi " Burada ne işin var arkadaşım", diye sorunca."Hiiç mimarisi çok hoşuma gitti de binayı geziyordum", dedim gayet rahat bir edayla. "Burada gezemezsin bu katdan sonrası yasaktır, rektörlük binası burası.", diye açıkladı. "Peki", deyip aşağıya indim. Binadan çıktım. Telefonum titriyordu cebimde. Kulaklıkları çıkartıp -şarkı bitmişti- telefonu açtım. Arayan Selim' di. "Numaranı Cemil' den aldım. Seni bekliyoruz nerede kaldın?", diye sordu. Sesindeki "kurtar beni şu heriften" mesajını aldım. "Tamam, geliyorum", deyip kantine yöneldim. Kantinde buluştuktan sonra, hap beraber sınıfa geçtik. Beş dakika sonra Bölüm Başkanımız Prof. Dr. M.Salih Yokuş girdi sınıfa. "Merhaba arkadaşlar, ilk günden bu kadar katılım olmasına sevindim.", dedi. Yirmi dakika boyunca mimarlıktan ve ülkemizdeki ehemmiyetli -bu kelimeyi kendisi kullanmıştı- mimari eserlerden bahsettikten sonra: "Evet, genç mimar adayları, şimdi sizden neden bu mesleği seçtiğinizi duyalım.", diye sordu. Ses tonu etkileyiciydi, kendine güvenen "ben burdayım ve buranın patronu benim" diyen bir hava vardı sesinde. Ama buranın patronu benim deyişinde
kendini beğenmişlik yoktu. Aksine mütevazı, kibar ve asil bir hava vardı. Kızıl saçlı büyük gözlü, zayıf ve heyecanlı bir kız söz aldı. "Bizim evin çocuk odası çok küçüktü, yıllarca o küçücük odada kaldım, kocaman çocuk odalı evler yapmak için seçtim bu mesleği", dedi. Bunun üzerine -her zamanki gibi- kendimi tutamayıp: "Bütün evi çocuk odası yaparmış, bir artı sıfır ev projesi", diye söze girince tüm sınıf kahkahayı patlattı. Kızıl saçlı kız bozuldu, ama ben oralı değildim. Sonra herkes sırayla kendi yanıtını vermeye başladı. Orta boylu seyrek saçlı bir arkadaş: "Vatana millete hayırlı olmak için seçtim." deyince de sınıftan gülenler oldu. Komik miydi ki? Espri anlayışımız farklı bu sınıfla belli. Gerçi benim espriye de baya güldüler. Belki de gülmeye yer arıyorlar. Neyse boşver, Selim iyi çocuk, onunla geçinir gideriz, sınıfın kalanı çok mühim değil. Yanıtlama sırası bana gelmişti. "Bilmem", dedim. Biraz düşündükten sonra "İnsanların ömür boyu yaşayacağı yerleri inşa etmek heyecanlı geldi bana", diye devam ettim "Çünkü insanların yaşadığı evler, sadece duvar yığını değildir. Kimseye açılmamışı sırlar vardır o evlerde, birçok duyguyu orda yaşanmıştır. Duygusaldır bence evler." deyip sustum. Sınıf etkilenmişti. "Anlaşılan sen sadece ev inşa edeceksin.", deyip güldü profesör. Yanıtımı beğendiği gözlerinden belliydi. Belki de alay ettiğim kızın içini rahatlatmak için alay etti benimle. Ders bitince Selimle beraber merkeze gitmeye karar verdik. Bizim yurt biraz uzaktı merkezden. Neyse ki Cemil yurda geçmek istedi. Otobüse binip arkadaki çiftli koltuğa oturduk. "Aga hocanın sorusunu ne güzel yanıtladın öyle", dedi. "Eyvallah öyle düşündüğümden öyle söyledim " dedim. "Bravo" deyip gülümsedi. "Yazar gibi konuştun, bakma sen hocaya"...
3 Eylül 2012 Pazartesi
Neyse ki geldik. Kampüsün gösterişli kapısı ve arkasında sıralanmış havuzları bana Tac Mahal' i hatırlattı yine. Bakalım ilk gün nasıl geçecek. Bir de şu esrek Cemil'den biraz uzaklaşma fırsatı bulsam. İkinci günden bunalttı. Kafama göre birkaç adam bulabilsem bari. Sınıf ne taraftaydı. Neyseyandaki deliyi takip edlim bari.. Kulağında kulaklık ve bangır bangır techno müzik. Ne zaman çıkartacak acaba kulaklıklarını. Nihayet kulaklıklarını çıkarttı. "Eeeee heyecan var mı?", diye sordu. "Bilmem", dedim. "Hele bi başlasın da." "Hadi bizim bölüm sağ tarafta ", deyip adımlarını hızlandırdı. Mimarlık fakültesine giriş yaptık böylece. "Bizim sınıf ilk katta, soldan ikinci sınıfmış, öyle söyledi techno Cemil. İçeri girdik, on onbeş kişi vardı içeride, yaklaşık üçte biri kızdı. Uzun boylu sarışın, spor giyimli bir çocuğun yanına oturdum. "Merhaba, ben Veysel", dedim. "Merhaba", deyip gülümsedi, "Benim adım da Selim". Sol yanağında gamzesi vardı, severim gamzeyi. Büyük, açık kahverengi gözleri ışıl ışıldı. Hoş sohbet bir çocuktu. Sevdim Selim' i bir de Cemil'in muhabbete limon sıkmaları olmasaydı... Yarım saat kadar sınıfta bekleyip birkaç kişiyle daha tanıştıktan sonra, ben Cemil ve Selim sınıftan çıktık.
30 Ağustos 2012 Perşembe
Mimarlık okumam kızların hoşuna gitmiş olmalıydı. Bakışlarından sezdim bunu. Yarım saat kadar birlikte sohbet ettik. Esprilerimle sempatilerini kazanmıştım. Benim için de keyifli bir akşamdı. Birlikte binalarımıza doğru yürüdük, yol ayrımından kendi binalarına ayrıldılar. Bense biraz daha dolaşmak istedim yurdu. Bize ayrılan binanın etrafından dolanıp, arka tarafına geçtim. Güzel yeşillik alanlar vardı burada bir kaç metrede bir bank koyulmuş, kızlı erkekli gruplar banklarda oturuyorlar. Yurdun çıkış kapsına doğru inerken arka arkaya koyulmuş voleybol ve basketbol sahaları ilişti gözüme. Yine kızlı erkekli iki grup voleybol maçı yapıyorlardı. Yurdun giriş kapısından dönüp yukarıya doğru yürümeye başladım bu seferde. Saat akşam ona yaklaştığından, öğrenciler kantinden çıkıp binalarına doğru ilerliyorlardı. Onda gece yoklamasına yetişmeliydik. Binaya girdim. Yoklama listesini imzalamak için sıraya girdim, imza işi bitince lavaboya yönelip elimi yüzümü yıkadım. Odaya girdiğimde yeni bir yüz gördüm.
-İyi akşamlar, dedim.
-İyi akşamlar, dediler sırayla. Yeni gelen arkadaşın yanına yönelip:
-Merhaba, ben emre, dedim.
-Mehaba ben de Murat, hangi bölüm.
-Mimarlık, senin.
-İnşaat mühendisliği.
-Ov rakip bölüm, deyip güldüm.
-Ne rekabeti ya, sen şantiyede mimar gördün mü hiç? (Anlaşılan ciddiye aldı)
-Şaka yaptım ya, dedim. Cemil atıldı,
-Biz öyle pis işlere bulaşmayız projemize bakarız
İnşaat mühendisliği Mimarlığa karşı, nedir bu üst kimlik yarışı arkadaş. On dakika kadar tartıştıktan sonra uzalaşamayacaklarını anlayıp konuyu kapadılar.
Ertesi gün sabah sekizde Cemil tarafından uyandırıldım. "Hadi çabuk ders var dokuzda, hadi hadi", dedi heyecanlı heyecanlı. Yataktan inip, ayakkabılarımı giydim. Elimi yüzümü yıkamak için lavaboya yöneldim. İnsanoğlunun tuvalete girmek için çektiği çileye bak. Keşke odada ayrı banyo ve tuvalet olsa. Gerçi o zamanda altı kişi sıra beklerdik! Neyse. Lavaboya girip elimi yüzümü yıkadım. İçeride bir sürü adam; bir kısmı elini yüzünü yıkıyor, bir kısmı saçını yapıyordu. İçlerinden sümküren tek kişinin yanımdaki herif olması da benim şansımdı herhalde. Üzerimi giyinip Cemil ile birlikte yurttan çıktım. Durağa vardıktan birkaç dakika sonra otobüse bindik. En ön koltuğa oturduk. Birer ytl otobüs paralarını verdikten sonra, cebinden mp3 player'ini çıkartıp müzik dinlemeye başladı. O kadar yüksek sesle -hem de techno müzik- dinliyordu ki otobüsün ön taraflarında oturan herkes bakışlarını bizim koltuğa yöneltti.
28 Ağustos 2012 Salı
Yemek tezgahının önünde yılan gibi kıvrılmış sıranın en sonuna geçtik. On beş yirmi dakikalık bir bekleme süresi sonrasında yemekleri almaya başladık. Ben mercimek çorbası, pilav ve sulu köfte yemeği ile yoğurt aldım. Mehmet ise patlıcan musakka, pilav ve cacık almayı tercih etti. Yanıma akşam yemeği fişimi almadığımdan beş ytl ödeme yapmak zorunda kaldım. Yemeklerimizi yedikten sonra, Mehmet'in daveti ile, çay içip biraz sohbet etmek maksadıyla, yemekhanenin arkasındaki kantine geçtik. Kalabalıktı kantin ama yüksek tavanlı büyücek bir yerdi. Çaylarımızı alıp, etraftaki kare masalardan boş olan birine oturduk. Ben sandalyeye kürek kemiklerimi dayayıp ayaklarımı uzatarak yayılırken, Mehmet dirseklerini masaya dayamış sıkkın bir şekilde oturuyordu. Dünyanın en sosyal insanı olmadığı aşikardı. Bir çay içimi süresince, sadece Malatya' da yatılı bir okulda okuduğunu ve ilk kez yaşadığı yerden ayrı düştüğünü anlattı. Ben de aynı durumda olduğumu söyleyince, kendini bana biraz daha yakın hissetti. Cemil'e ısınamadığı ortadaydı. Durgun sohbetimiz devam ederken omzuma bir el dokundu. Bu yumuşacık dokunuşun kime ait olduğunu o an anladım. Arkama döndüğüm de "Sana dememiş miydim burası küçük bir yer karşılaşırız diye", dedi. "Haklıymışsın", deyip gülümsedim. "Tanıştırayım bu oda arkadaşım Mehmet, bu da bugün tanıştığım arkadaşım Simge", dedim. "Memnun oldum", dedi Mehmet. Memnun olmamıştı. Utandı, birkaç dakika sonra bir bahaneyle ayrıldı yanımızdan. "Rahatsız etmedim inşallah ", dedi umursamaz bir edayla. "Yok sanmıyorum biraz çekingen bir çocuk da; ilk kez memleketinden ayrılıyormuş", dedim. Güldü "Sen farklı mısın sanki?", diye yapıştırıverdi cevabı. Nerden anladı? Nasıl bu kadar doğru tahminler yürütebiliyor hakkımda. Ve nasıl bu kadar kendinden emin, söylüyor.
"Hadi canım sen de ", deyip geçiştirdim. "Neyse boşver bak seni diğer arkadaşlarımla tanıştırayım, şurada: arka taraftaki masada oturuyorlar", dedi. "Şurada"ki masaya geçtik. Tanıştırayım "Bugün tanıştığım arkadaşım Emre", dedi. Sonra soldan sağa doğru sayarak: "Bu oda arkadaşım Elif Güzel Sanatlar da Resim okuyor, bu da yine oda arkadaşım Merve o da beni gibi Edebiyat okuyor", "Aaaa seninle o kadar konuştuk ama hiç aklıma gelmedi bölümünü sormak", dedi. Sahiden benim de aklıma gelmemişti hiç. Hem de edebiyat okuyormuş, en sevdiğim bölümlerden biri. "Evet ya, biraz öyle oldu Mimarlık okuyorum ben de", dedim
26 Ağustos 2012 Pazar
Mehmet'in dürtüklemeleriyle uyandım. "Hadi kardeş kalk yemeğe gidelim", dedi. "Tamam", deyip yarimden kalktım. Ranzadan aşağıya atladım. Ayakkabılarımı giyip "Bir lavaboya kadar gidip geleyim, öyle çıkarız", deyip odadan çıktım sağa dönüp koridor boyunca ilerledim. Sağımda odalar devam ediyordu: 106, 107, 108. Koridorun sonunda sol taraftaki lavaboya girdim. Kocaman alanın sağ tarafında banyo olmak için, duş yerleri ayrılmış. Sol tarafa doğru ilerledim. Genişçe bir oda, sağında ve solunda duvar boyunca lavabolar vardı. Sağ ve sol tarafın arasındaki duvar boyunca çamaşır makineleri duruyordu. Elimi yüzümü yıkadım. Tuvalete yöneldim.(Duş bölümlerinin karşısındaki duvarın arkasında umumi tuvaletler vardı.) Bir tanesinin kapısını açtım. İğrenç sidik kokusu yüzünden kapıyı kapatıp bir diğerine geçtim. Sifonu çekip işimi hallettikten sonra bir kez daha sifonu çektim. Adam çıkmadan bir su döker. Ne pis ve duyarsız herifler. Neyse, acıktım zaten. Odaya girdim. "Haydi gidelim", dedim. Mehmet' le beraber yemekhaneye doğru seğirtmeye başladık. Cemil neredeydi acaba? "Cemil nerede?", diye sordum. "Bilmem ki, biraz acayip biri çok konuşmadık zaten", dedi Mehmet.
Binadan çıktık, aşağıya doğru iniyorduk. Sol taraftaydı, yemekhane. Karşısında da fast food dükkanı vardı. Devletin yurdunda koskoca fastfood yazılı yemek yeri olması ne kadar da trajikomik. (Güldüm) "Ne oldu, niye gülüyin", diye sordu Mehmet. "Şu tabelaya gülüyorum. Devletin yurdunda, kocaman ingilizce tabela". "Doğru diyon", deyip gülümsedi. Gamzesi varmış ne güzel. Gamzesi olan insanlar çok sempatik oluyorlar gülerken. Keşke gamzeler aklıma seni getirmese. Of Bilge, telefondan silindiği gibi akıldan da silinse keşke, ya da yürekten silinse. Ya da ... Yemekhaneden içeri girdik. Solumuzda
Binadan çıktık, aşağıya doğru iniyorduk. Sol taraftaydı, yemekhane. Karşısında da fast food dükkanı vardı. Devletin yurdunda koskoca fastfood yazılı yemek yeri olması ne kadar da trajikomik. (Güldüm) "Ne oldu, niye gülüyin", diye sordu Mehmet. "Şu tabelaya gülüyorum. Devletin yurdunda, kocaman ingilizce tabela". "Doğru diyon", deyip gülümsedi. Gamzesi varmış ne güzel. Gamzesi olan insanlar çok sempatik oluyorlar gülerken. Keşke gamzeler aklıma seni getirmese. Of Bilge, telefondan silindiği gibi akıldan da silinse keşke, ya da yürekten silinse. Ya da ... Yemekhaneden içeri girdik. Solumuzda
24 Ağustos 2012 Cuma
Bizim binadan içeri girdikten sonra, bu kez de içerideki güvenlik görevlisine kimliğimi gösterdim. Bavuluma da bakmak istedi. Kapağını açıp, içindekileri gösterdim. Yerler ıslaktı, belli ki yeni temizlik yapılmıştı fakat inceden bir ayak kokusu eşlik ediyordu temizliğin kokusuna. Koku eşliğinde, yavaşça (kaygan zeminde düşüp kafamı kırmaktan çekiniyordum) yürümeye başladım. 105 numaralı odanın kapısını açıp, içeri girdim. Kıvırcık saçlı, kahverengi gözlü, elmacık kemikleri çıkık, orta boylu, ürkek bakışlı çekingen bir çocuk ayağa kalkıp bana doğru yöneldi. "Hoş geldin kardaş.", deyip elimi sıktı. "Benim adım Mehmet". "Memnun oldum. Benimki de Emre ", dedim. Pencerenin iki yanında karşılıklı duran iki katlı ranzalardan sol taraftakine hamle edip alt ranzaya oturdum. Benim yatağım üstümdeki yedi numaralı olandı. "Nerelisin?", diye sordu. "Aslen Trabzonluyuz, Maçkalı ama İzmit' te yaşıyoruz. Nadiren gideriz Maçkaya", diye cevapladım sorusunu. "Bizde Malatyalıyık.", dedi. "Sormadık ki", demedim. Normalde affetmez derdim, fakat ses tonundan Malatyalı olmakla gurur duyduğu anlaşılıyordu. İlk dakikadan papaz olmak istemedim. "Hangi bölümde okuyorsun", diye sordum. Gülümsedi, "Bak ben bunu sormayı nasıl unuttum, Elektrik Elektronik Mühendisliği okuyom, senin bölüm ne?", diye sorumu bana yöneltti. "Mimarlık", dedim. İçeri uzun boylu, kara gözlü, kıvırcık saçlı, büyük burunlu, top sakallı, hareketli biri girdi. "Selamunaleyküm gençlik, merhaba", dedi coşkuyla. Heyecanı hoşuma gitmişti. Bakışlarını bana yöneltti: "Sen yeni geldin değil mi, hangi bölüm?", "Mimarlık", "Vaaay, sınıf arkadaşııııııım, çak", deyip elini uzattı. Şaşırdım, elini havada bırakmamak için çaktım. Çılgın bir sınıf arkadaşım olduğunun idrakine vardım. Aynı zamanda oda arkadaşım, belki de ranza arkadaşım? Tehlikeli bir beraberlik sinyalleri çaldı iç kulağımda. "Neyse ben şu sakallarımı topalıyım. Yine konuşuruz artık hep beraberiz nasılsa" deyip dolabından tıraş takımını aldı. Kapıya yöneldi kapatmadan önce : "Bu arada benim adım Cemil", dedi. Memnun oldum mu acaba? Bakalım zaman gösterecek. Eğlenceli bir tipe benziyor.
Eşyalarımı, altı numaralı, gri renkli, metalik ruhsuz dolabıma yerleştirdim. "Ben biraz uzanıp dinleneyim, akşam yemeğinde beni uyandırır mısın Mehmet?", "Uyandırırım tabi".
20 Ağustos 2012 Pazartesi
Ne kadar küçükmüş buranın otobüsleri. Bizim belediye otobüslerinin yarısı kadar. Bavulumu oturacağım tekli koltuğun yanına koyduktan sonra şoföre para uzatıp Kredi Yurtlar Kurumunda ineceğimi söyledim. "Götürüz, tasalanma", gibi bir şey dedi sanırım. Şivesinden dolayı tam olarak anlayamadım. Yavaş yavaş ilerliyorduk. Şehrin yolları güzelmiş. Otobüs sürekli ara sokaklara, mahallelere girip yolcu alıyor, insanlar iki adım yol yürüyüp ana yollardaki duraklarda bekleseler bu sorun ortadan kalkar. Neyse böylece şehrin mahallelerini de görmüş oluyorum. Üç dört katlı apartmanlar, kırmızı yanaklı İç Anadolu çocukları, başı kapalı vücudu açık, değişik giyimli genç kızlar... Midem bulandı, okula giden otobüs de bu kadar dolanır mı acaba ara sokaklarda? Okul. Yarın okulun ilk günü bakalım kimlerle tanışacağım. Üniversite ortamları ve dostlukları hakkında çok iyi duyumlar almadım ama kader sonuçta, şuraya ne yazıldıysa o, nereye(?) şuraya . Bu sefer karşı koltukta oturan genç kızın bakışlarıyla karşı karşıyayım. Muhtemelen öğrenci ve muhtemelen, -yine- kendi kendime gülmem yüzünden ilgisini çektim. Deli mi derlerdi bana? Küpem de yok ama ne yapalım, fakir deli bu kulakları küpesiz olandan. Fakirlik zor, fakirin kökü fuck. . .
Otobüs yolun kenarında durdu, yüzünü bana dönüp, "Kredi Yurtlar burası, burda incen", dedi. Emin değilim buna benzer bir şey dedi. Az önce bakışlarını yakaladığım kızın arkasından bende indim. Tesadüfler, tesadüfler güzel şeyler. Yanına gidip "Merhaba", dedim, elimi uzattım biraz çekingen, biraz kendimden emindim. "Merhaba", deyip elimi sıktı.
-Adım Simge.
-Çok şiirselmiş.(Güldü) Benimki de Emre.
-Çok kafiyeli oldu, dedi (Güldüm).
Yurt kimliklerini güvenlik görevlilerine gösterdikten sonra, yurdun binalarına doğru yürümeye başladık. Sarı dalgalı saçları rüzgarda dalgalanırken çekici görünüyordu. Gözleri bal rengiydi. Balı sevmem ama bal rengi iyidir. Kemerli burnu yüzüne yakışmış. İnsan yüzü ne garip, her bir parçasını teker teker incelediğinde onlarca kusur bulursun, ama bir araya geldiğinde böyle güzel bir yüz ortaya çıkıyor.
-İlk senen değil mi?, dedi. Rezil oldum onun birinci sınıf olmadığı belli. Bildik bakışlar atıyor her yere . En iyi ihtimalle ikinci sınıf. İnşallah ikinci sınıftır yoksa hiç şansım yok. Şans? Eyvah dakka bir gol bir yazış moduna aldım kendimi. Of Bilge hepsi senin yüzünden! Anladı mı acaba? Yok canım ne dedim ki ne anlasın. Ben bile bişey anlamadım halimden. Neyse sakin olmam lazım. Yine abarttım.
-Evet, nerden anladın.
-Bilmem. Bakışlarından, yüzünden.
Eyvah, "yüzünden" dedi. "Toy görünüyorsun" cümlesinin kibarcası! Sıçtık. Amaan altı üstü otobüste görüp sohbet ettiğim bir kız, ne görüyorsa görsün. Hah sanki hayatımın aşkını kaybettim. Onu daha önce kaybettim. Of yine Bilge'ye bağladım.
-Nasıl yani.
-Ne bileyim. Biraz endişeli bakıyorsun etrafa. İnsan bilmediği yerde ilerlerken böyle bakar. Birde açıkçası biraz ufak gösteriyorsun da.
-Sen de çok açık sözlüymüşsün be Simge. Patavatsızdan hallice.(Güldü)
-Yol ayrımına geldik, dedi. Kızların kaldığı bina bizimkinin karşısında idi.
-Memnun oldum, deyip tekrar elini sıktım.Tekrar görüşmek üzere
-Burası ufak bi yer, karşılaşırız mutlaka deyip kendi binasına doğru ayrıldı.
19 Ağustos 2012 Pazar
1.Bölüm
Yeni bir şehir: Kütahya. Kökü Küt mü acaba Kütahya'nın. Evet, evet küt olmalı, Kütahya böyle ufacık bir şehir için çok uzun ve gösterişli bir isim. Kayıtlar için geldiğimizde de şehirde geziyormuşum havası vermemişti bana. Neyse ki üniversitenin kampüsü Küt'ün açığını kapatıyor.
Soluma doğru baktığımda karşı taraftaki çiftli koltukta oturan teyzenin bakışlarıyla karşılaştım. Yüzüme yerleşen aptal gülümsemeyi farketmiş olmalı. Neyse önüme döneyim, yoksa laf atacak. Teyzeler soru sormayı sever; konuşmaya hayatını anlatmaya ise bayılır. Riske girmemek lazım. Bizimkiler ne yapıyorlar acaba? Kankutlar. Gelmeden önce, Cem ile bu saçma sapan dostluk terimlerini üretmemiz ne iyi oldu. Hatırladıkça gülerim artık. Kankut, kankomer, kankoplazmik retikulum ... Lisede öğrendiğimiz biyoloji terimlerini de hayin planlarımıza alet ettiğimizdir.
Hah. İşte buyrun, nasılda fütursuzca kullanıyordum, bir gün evvel delice eleştirdiğim "kanka" ve türevlerini. Geçi şuan üç yıl evveldeyiz. Neyse...
Dostluk terimleri aklıma dostları getirdi.Derine mesaj yazdım: " Naber kankut".(Gönderildi.)
Dıt dıt.
"İyidir kankomer senden naber :)"
Telefonun sesini kıstım, teyzenin bakışları hala üzerimde. Birkaç önemsiz mesajlaşma sonrasında uykuya dalmışım. Uyandığımda gelmek üzere idik. İlk tren yolculuğum hızlıca geçmiş oldu böylece. Biletçi vagona girip "Kütahya, Kütahya, Kütahya yolcuları hazırlansın.", diye bağırarak bir sonraki vagona geçti. Koltuğun üzerindeki raftan bavulumu aldım. Benden hızlı davranan birkaç yolcu, çıkış kapısının önünde sıralandılar. Bende arkalarında sıraya geçtim. Tren yavaşlamaya başladı. Sendeledim, yanımda duran koltuğun kenarına tutundum. Nihayet tren durdu. Ne kadar da çok inen varmış bu istasyonda, çoğu da benim gibi öğrenci. Trenden inip önümde giden, öğrenci kafilesini takip ettim. Kenarları birkaç metrede bir ağaçlarla süslenmiş kaldırım boyunca 200 m kadar ilerledikten sonra, birini durdurup Kredi Yurtlar Kurumuna giden otobüslerin nereden kalktığını sordum. Aldığım yol tarifi üzerine, 200 metre daha ilerleyip yolun karşısındaki kaldırıma geçtim ve saat kulesinin önündeki durakta otobüsü beklemeye koyuldum. Annemi arayıp geldiğimi söyledim, birkaç dakika konuşup telefonu kapattıktan sonra otobüs geldi.
18 Ağustos 2012 Cumartesi
yarın olmamak
Alçalış, irtifa kaybediş, biraz daha alçalış, biraz daha, biraz daha ve: bum. Aşkım, canım, bi' tanem, herşeyim. İçi boşaltılmış, alçala alçala yere çalınmış zavallı kavramcıklar. Ah zavallıcıklar.
Aşkım! Aşkı sahiplenmek için, birini buna alet etmenin romantik karşılığı. Sevgilim, sevdiğim kelimelerinin yerini alan, zavallı kelime: aşkım. İyelik hastalığımızın bir kurbanı. Artık sevmemeliyiz, sevdiğimiz değil aşkımız olmalı. Aşk'a sahip olmalıyız. Ve tüketmeliyiz onu sonuna kadar. Alçalta alçalta yere çalmalıyız.
Canım, ne yalan ifade! Canım, varoluşum yaşama sebebim, yersen.
Hah. Bi'tanem, nar tanem nur tanem, bir tanem: başka bir tane buluncaya kadar bir tanem. Örseleyip şeklini değiştirip, değişen halinden sıkılıp tüketinceye kadar bi' tanem. Tükettiğimdeyse hiçbirtanem.
Yerin dibindeki rezalet söylevlerinden bir kaçı daha: kanka, pampa; yok artık pompa.
Kanka kan kardeşinin kısaltılmış hali. Güzel bir mecaz. Neyse ki mecaz, aksi halde farklı kan gruplarından "kanka" bulmak sıkıntı olurdu. Pampa "kanka" ile pompa arası bir şey herhalde.
Bu kankalar, çok sıkı arkadaştırlar. Birbirini çok gözetir, çok severler, çok değer verirler. Ama her biri önce kendini gözetir, herkes kendi hayatıyla o kadar meşguldür ki, kimse bir başkasının hayatına, sorunlarına vakit ayıramaz. Kankasına bile.
Ve ben bu "aşkım"lar, "kankam"lar dünyasının yılışık yalancı ferdi sayılmanın, bu ve benzeri bir sürü kepazeliğin hüküm sürdüğü bu zamanda yaşamanın utancını yaşıyorum.
İnsan olmanın onurunu yaşayamadığımız, hatta ayrımına dahi varmadığımız bu zamanlarda yaşamaya başkaldırıyorum. Tüm bu sahiplenme odaklı sevgilere, dostluklara, isim vermelere sırtımı dönüyorum. Ömrümün azımsanamayacak kadar kısmı bu isimlerle isimlendirilmek ve bunlarla isimlendirmekle geçti. Artık yeter. Kelimelerin gidin başımdan! Yalnız bırakın beni. Sadece ölüm gelsin, sade ölüm.
Daha fazla devam edemedim. Yazdıkça öfkem büyüyordu. Biraz sakinleşmek için banyoya girdim. Saat gece yarısı üç olmuş. Kirli aynamda keskin hatlı yüzüme baktım, mavi ile yeşi arasında karar veremeyip kaybolmuş, rengini bulamamış gözlerime, her biri kendi yoluna ayrılmış koyu kahverengi saçlarıma, çatık kaşlarıma... Ellerimi yıkayıp abdest almaya başladım. Soğuk suyun tenime dokuşuyla, içimi bir ürpeti aldı. Salona yüneldim, yeşil seccademi serip namaza başladım. "Allah Yücedir". Bütün bu kepazelikler dünyasındaki en anlamlı zamanlar onunla buluştuğum anlardır. Dualara yakarışlarımı katarak son rekata kadar geldim. Alnın secdedeydi, aklımsa bambaşka bir yerde. Sohbete koyuldum Tanrı ile. "Rabbim",dedim "neden bu kadar huzursuzum, neden içindeyim bunca yalanın. Yaşamadan ölecek olanları eleştirip duruyorum. Peki ben yaşıyor muyum sahiden? Ne ifade ediyorum yaşam için? Ne ifade ediyorum sevdiklerim için? Yoksa ben de aynı yerde miyim sevdiklerim için? Kendi hayat meşguliyetleri bir anlığına sona erdiğinde mi hatırlanıyorum. Sadece kendilerini yalnız hissettiği zamanlarda mı özlüyorlar beni? Varlığım mühim mi? Yarın olmamam neyi değiştirir. Peki ya ben, düşünüp değişmeye başladığım bu zamanların başına dönüp kendimi dışarıdan izlesem ne derim. Sen alim olansın. Beni de bilgilendir. Anlat bana çırılçıplak kendimi, ya da göster. Bilirsin cahilimdir. Anlatsan işaretler sunsan anlayamam, mutmain olamam belki. Sen duaları kabul edensin. Etmezsen de yine sen bilirsin. Amin."
29 Temmuz 2012 Pazar
28 Temmuz 2012 Cumartesi
ORMAN NE GÜZEL
-Ağaçların aralık bıraktığı yerlerden güneş ışığı yansıyor işte, dedi. Fotoğrafa daha dikkatli baktı ayrıntıları yakalamaya gayret etti.
-Ne kadar ruhsuzsun
-Ben mi? Anlayamıyorum ya. Sanki bazı fotoğraflar herkesin beyninde aynı yeri uyarıyor. Gün batımı deniz kenarında iki şezlong fotoğrafı ekledin mi? Hemen hemen aynı yorumları okursun.
-Neymiş o yorumlar?
-Mesela biri çıkar 'huzur', yazar öbürü 'ay keşke ben de orada olsam ', yazar bi başkası 'harika' yazar.Bir fotoğraf hiçkimsede farklı bir etki yaratmaz mı!
-Yaratması mı lazım?
-Evet abi yaratması lazım. Yoruma açık bir konu değil mi sonuçta?
-Eeeeeeee
-Eeesi o zaman neden herkes benzer yorumlar yapıyor!
-Sıradanlıkla kafayı bozmuşsun sen.Herkes senin gibi farklı olmaya çalışsın dime
-He şimdide farklı olmaya çalışmakla suçlanıyorum öyle mi?
-Değil mi?
-Ya bırak ben de kiminle neyi konuşuyorum!
Kafasına sertçe vurdu, görevli " kendi kendine konuşma lan manyak", dedi. "Saçma sapan şeyler düşünme". İşaret parmağıyla kendisiyle konuşan adamın beynini dürtükledi.
"Al bunu düşün " dedi, görevli.
-Tamam abi, dedi çaresiz. Düşünmeye başladı. "Orman ne güzel ne güzel."
22 Temmuz 2012 Pazar
-kızma be çocuk gelir elektirikler
-ne gelirabi ya, elektiriği, suyu, telefonu bıktım valla.Allah canımı alsa da kurtulsam!
-deme öyle çocuk. isyan, isyanı doğurur; kötü, kötüyü geitrir.
-daha kötü ne olabilir be abi ne söylesene
-aaaaaah aaaaaah, kaldır gözündeki perdeleri be çocuk, bi kaldırsan göreceksin her yer ışık, her yer..
-ne çocuğu ulan, sana abi diyorum sen 28 yaşındaki adama çocuk diyorsun
-28 yaşına gelip de 8 sene yaşamamış olana ne denir ki çocuk? söyle, öyle sesleneyim sana
-oooooooooooooooof, offffff
yerinden kalktı odasına hamle etti. "nereye be çocuk", diyecek oldu yaşlı adam vazgeçti. oluruna bıraktı zamana bıraktı. bir şeyin değişeceği yoktu hoş. aynı şeyleri düşünüp, aynı şeyleri yaptıkça zaman ne yapsındı.
elektrikler geldi. saat geç olmuştu. yaşlı adam odasına girip yatağına uzandı. "Tanrım kızma ona, bilmiyor; hala çok küçük, sınanmayı bilmiyor, çok zayıf taşıyamıyor, sen Rahmansın, kaldır sırtına ağır gelen yükünü.", diye dua etti genç adam için. Tanrı olmak da zordu. Zor durumda kalıp yalvarana ferahlık verecektin, feraha ulaşıp seni unutsunlar diye. Ama Tanrı Tanrıydı: severdi yardımı. Biraz sebat etse edecekti, ama genç adamın mayasında yoktu sabır. Hep şikayet, hep kahır. Sürekli aksakları görürdü, eksikler batardı gözüne eksiklikleri tespit ettikçe, eksiliyor; isyan ettikçe kötülerini yaşıyordu. Bilseydi, bakış açısının değiştirebileceklerini yapar mıydı? Bilinmez. Çok gizlidir, bu neden sonuç ilişkileri bilinmez çok gizlidir.
-İhtiyar ukuya dalmıştı. Beyaz salıncağında sallanıyordu yine. Zincirleri sonsuzluğa bağlı salıncağında güneşe doğru sallanıyordu. Güneş pasparlaktı, selamlıyordu onu, rüyadaydı ya yorulmuyordu gözleri. Güzeldi rüyaları, ışıklıydı.
Tüm güzellerin ışığı vardı güneşin parlaklığında. Yusuf' un güzelliği, İsa' nın, Adem' in güzelliği, en çok da Muhammedin güzelliği, Muhammedin ışığı, Güneşin içindeki ay ışığını gördü, onların güzellikleri yansıyordu güneşten, güneş ay gibi yansıtıyordu nice ışığı. Ay ise uyuyor, geceyi bekliyordu,güneşten aldıklarını göndermek için ihtiyara.
Elini uzatıyordu yaşlı adam, o ışıklara doğru uzanmaya çalıştıkça daha da erişilmez oluyordu ışık, biraz daha uzatıyordu elini, iki elini uzatıyordu tutunduğu zincirleri bırakıp, tutmalıydı bu sefer ışığın ellerinden tutunmalıydı. Yine salıncaktan düşmek üzereyken uyandı. Ter içindeydi. Günün ışığı alnına vuruyordu.
Genç adamı uyandırdı. Bir parça ekmek, bir dilm peynir bir bardak çay... Evden çıktı genç adam.
-ne gelirabi ya, elektiriği, suyu, telefonu bıktım valla.Allah canımı alsa da kurtulsam!
-deme öyle çocuk. isyan, isyanı doğurur; kötü, kötüyü geitrir.
-daha kötü ne olabilir be abi ne söylesene
-aaaaaah aaaaaah, kaldır gözündeki perdeleri be çocuk, bi kaldırsan göreceksin her yer ışık, her yer..
-ne çocuğu ulan, sana abi diyorum sen 28 yaşındaki adama çocuk diyorsun
-28 yaşına gelip de 8 sene yaşamamış olana ne denir ki çocuk? söyle, öyle sesleneyim sana
-oooooooooooooooof, offffff
yerinden kalktı odasına hamle etti. "nereye be çocuk", diyecek oldu yaşlı adam vazgeçti. oluruna bıraktı zamana bıraktı. bir şeyin değişeceği yoktu hoş. aynı şeyleri düşünüp, aynı şeyleri yaptıkça zaman ne yapsındı.
elektrikler geldi. saat geç olmuştu. yaşlı adam odasına girip yatağına uzandı. "Tanrım kızma ona, bilmiyor; hala çok küçük, sınanmayı bilmiyor, çok zayıf taşıyamıyor, sen Rahmansın, kaldır sırtına ağır gelen yükünü.", diye dua etti genç adam için. Tanrı olmak da zordu. Zor durumda kalıp yalvarana ferahlık verecektin, feraha ulaşıp seni unutsunlar diye. Ama Tanrı Tanrıydı: severdi yardımı. Biraz sebat etse edecekti, ama genç adamın mayasında yoktu sabır. Hep şikayet, hep kahır. Sürekli aksakları görürdü, eksikler batardı gözüne eksiklikleri tespit ettikçe, eksiliyor; isyan ettikçe kötülerini yaşıyordu. Bilseydi, bakış açısının değiştirebileceklerini yapar mıydı? Bilinmez. Çok gizlidir, bu neden sonuç ilişkileri bilinmez çok gizlidir.
-İhtiyar ukuya dalmıştı. Beyaz salıncağında sallanıyordu yine. Zincirleri sonsuzluğa bağlı salıncağında güneşe doğru sallanıyordu. Güneş pasparlaktı, selamlıyordu onu, rüyadaydı ya yorulmuyordu gözleri. Güzeldi rüyaları, ışıklıydı.
Tüm güzellerin ışığı vardı güneşin parlaklığında. Yusuf' un güzelliği, İsa' nın, Adem' in güzelliği, en çok da Muhammedin güzelliği, Muhammedin ışığı, Güneşin içindeki ay ışığını gördü, onların güzellikleri yansıyordu güneşten, güneş ay gibi yansıtıyordu nice ışığı. Ay ise uyuyor, geceyi bekliyordu,güneşten aldıklarını göndermek için ihtiyara.
Elini uzatıyordu yaşlı adam, o ışıklara doğru uzanmaya çalıştıkça daha da erişilmez oluyordu ışık, biraz daha uzatıyordu elini, iki elini uzatıyordu tutunduğu zincirleri bırakıp, tutmalıydı bu sefer ışığın ellerinden tutunmalıydı. Yine salıncaktan düşmek üzereyken uyandı. Ter içindeydi. Günün ışığı alnına vuruyordu.
Genç adamı uyandırdı. Bir parça ekmek, bir dilm peynir bir bardak çay... Evden çıktı genç adam.
17 Temmuz 2012 Salı
bir süre daha yazmazsam, yazmamaktan ölecek miyim?
yoksa şiirsel olsun diye yalandan cümleler mi kuruyorum?
bilinmez.
yazmanın beni mutlu ettiğinin ayrımına varamayacaktım neredeyse.
bir tebliğ edici misyonuna bürümüşken kendimi, yaptığımdan zevk aldığımı unutarak yazıyordum sanki.
tabi emin değilim, herşey muğlak. bilinmez.
güçlü/güçsüz , mutlu/ mutsuz, eksik, güvensiz, endişeli/ müsteri bir adam, biraz da -belki hepimiz kadar - kadın ben. neyse susalım, düşünelim ne var önümüzde, koş, koş, koş, bağır, bağır, bağır; peki aşk, aşk, aşk? Yok.
kader. bakalım, değilim havaya atılan taş kadar mağrur. demem kendi yolumda gidiyorum diye. ama Ey Tanrı'm, verdiysen bir yetenek nasip eyle göstermeyi. Sen seversin, sanatı. İnsan olmayı bahşeyle, dağların kaldıramadığını kaldırmayı. Hep ironi ile konuşursun benimle, dürtersin, sevgiyle dürtersin, toparlan bakalım unuttun mu dersin? Unutmak mümkün mü?
sevdalarda gizlidir
sevdalarda gizlidir,
yakarışlar,
umutlar, buluşmalar, ayrılıklar
sevdalarda gizlidir,
buluşmaların vardiyası bitince başlar,
ayrılık vardiyası,
umut ışık olur ayrılıkların karanlığına,
kaybetmeden bulunmaz zira,
ayrılıklar bir parçasıdır kaybetmenin,
kavuşulmaz aranıp bulunmadıkça ..
iyi ki var ayrılıklar,
iyi ki kaybediyoruz,
yoksa ne yazardık,
neyle doldururduk bu boş sayfaları . . .
sevdalarda gizlidir,
yakarışlar,
umutlar, buluşmalar, ayrılıklar
sevdalarda gizlidir,
buluşmaların vardiyası bitince başlar,
ayrılık vardiyası,
umut ışık olur ayrılıkların karanlığına,
kaybetmeden bulunmaz zira,
ayrılıklar bir parçasıdır kaybetmenin,
kavuşulmaz aranıp bulunmadıkça ..
iyi ki var ayrılıklar,
iyi ki kaybediyoruz,
yoksa ne yazardık,
neyle doldururduk bu boş sayfaları . . .
24 Haziran 2012 Pazar
çok öldüm çok
çok acıttılar canımı
çok acıttım canımı
çok kirli kan döküldü
nice gözyaşım temizleyemedi
sonra vazgeçtim ağlamaktan,
ışığı gördüm sevdim,
çok zahmetsizdi,
sadece seviyordun,
ve daha çok seviyordu seni,
...
bir gün seni gördüm,, büyük gözlerin vardı,
saçın çok güzel dökülüyordu boynuna,
kocaman çirkin ellerin bile güzel gelmişti bana,
kararttım gözlerimi seni sevdim,
sevdiğini, üçüncü kişi olduğumu görmezden geldim,
bekledim bekledim, sevdim ya küçülttüm kendimi,
için çok doluydu sığmazdım ya küçülttüm kendimi,
yanına geldim sonra sen yalnızdın o sıra
yağmur yağıyordu, sığınmıştık bir çatının altına
gözlerin gözlerime bakıyor gözlerimde arıyordu,
gözlerim kaçıyordu gözlerinin gölgesinden,
korkaktı gözlerim içine yanardı, göremezdin
konuştum, sözcükleri siper ettim bakamayışlarıma,
sözcükler ki; dostumdular anlatırlardı beni sana,
sözcükler sır olur, çözülürlerdi sade sana,
sense ufak bakışlar attın -nerden bilebilirdim ki kararsız merhamet bakışları olduğunu- ve gittin aralık bırakıp kapını
kafamı sokmaya çalıştım o aralıktan
silikti görüntüler, hayal kattım içlerine,
senin bir kitabın vardı mesela üzerinde uçuyordun.
bir martı gibi süzülüyordun üstünde kitabın,
çok beyazdın, ışıl ışıl rengarenk bembeyazdın,
sana yazdım, sana anlattım sana geldim,
dersine girdim, dersimi aldım,
çırılçıplaktım, tertemiz değilsem de saftım,
berraktım biliyordum : istiyordum seni,
sense suskundun, kapın hep aralıktı, gülüyordun, gülümsüyordun
...
Bedensiz gittiklerinden anlamayız belki de.
Bedeli bedendir, bedensiz gitmenin.
İçi boş bu bedeni toprağa teslim ederiz.
Bekler beden dönüşleri dönüp geri gelişleri,
Toprağa girdiği gibi, yine ondan çıkışları,
Toprağa döndüğü gibi, yine ondan oluşları,
Islatırız kendimizden, kendimizden ıslatırız,
İlk zamanlar toprağı,
Sonra sonra nesnelleşir içindeki beden,
İçindeki beden nesnelleşir,
Sonra sonra
Küçük paralar verip ıslatırız toprağını,
Kendimizden değil, veririz cebimizden...
21 Haziran 2012 Perşembe
Gidilecek yerler var. Yine ıramak lazım, ıramak elzem. Yapacak çok, şey var. Ataleti de yenmek gerek. Atalet fena kuvvetli, emek vermemeye öyle alışmışım ki, o kadar önemsiyorum ki kendimi...Okumak lazım okuma. Oku. Aradıklarını kitaplarda bulamazsın diyorlar doğru mu? Belki de. Arayış içinde olmak da zor. İnsanın içinde bir şey yaratıyor,karanlık bir şey, kalbinin etrafında sis kümesi olmuş kötü bir şey. İnşallah doğum sancısı gibi sonu iyi bitecek bir şeydir bu. Aramakla bulunmaz, aramayan da bulunmaz.
Bir dostla konuşuyorum, muhabbetimiz soğumuş. Ne kazancımız var, ne kaybımız. Yazık! Birbirimize anlatmadığımız her şey aramıza girmiş. Hep kendi yaşamımıza(ma) bakar olmuşuz(m) Yanılgı tüm suçlamalar. Kabahat bende, fazlaca değer verip, fazlaca sorumluluk yüklüyorum. Sonuç : sükut u hayal. Sorumlusu: elbette ben. Bir de sanki tüm yüklediklerimi taşımak zorundaymış hissi vererek eziyorum insanları bu ağırlıkların altında. Ah bu ben, yatacak yerim yok. Ne iddia edebilirim ki. Hıyarım.
Neyse ne diyordum: aramak, ıramak. İşte güzel yanı yazmanın: Rahatladım. Çok da anlam ifade etmese de yazdıklarım, en azından rahatlatıyor. Bir tür iç dökme. Kimsenin okumayacağı yazımla içimi kendi kendime mi döküyorum blogger a mı orası muamma. Ama rahatlatıyor ya buna da şükür.
Acaba yazmayı öğrenmek, kaç kitabımı alır, kaç senemi, kaç anımı, kaç damla gözyaşımı (ki ağlamakla aram iyi olmadığından en zoru bu olsa gerek)
...
20 Haziran 2012 Çarşamba
27 Mayıs 2012 Pazar
20 Mayıs 2012 Pazar
değişimleri konuştuk
çok samimi olmadığım eski bir arkadaş,
ve çok samimi olduğum yeni bir dost ile,
değişimler çok değişik şeyler
renk renk desen desen
çeşit çeşit, model model
kimi özel, kimi tüzel
k model karşı çıkan, muhalif değişimler
K model, kabul eden hep savunan değişimle
bir de kanıksayan model var lakim,
malumunuz üç ayrı k yok alfabemizde yazamıyorum onun adını
ah bu değişimler zora soktu beni yine
yazması zor, yaşaması zor,
amaaan boşverin
19 Mayıs 2012 Cumartesi
deniz
daha anlamlıydı,
mavinin içinde olmak,
şarkılara eşlik etmek,
bir dostla sohbet etmek,
şimdiyse bütün bunları yaparken,
saatime bakar oldum,
vaktim çok değerli ya,
ben daha değerliyim ama
yalnız başıma öldürmek için belkide,
bakar oldum tüm bunları yaparken saatime,
sadece seninle olmak aynı hala,
seninle konuşmak,
yaşadığım ufacık anlar,
yaşamadığım bir ömre tahammül ettirebiliyor,
bilemiyorum, belki okumadığım, kitapların ruhu huzursuz ediyor beni,
ya da maktül zamanın bıraktığı vicdan azabı,
ya da öğretilmiş tembelliğim ile hayallerimin çatışmaları,
neyse işte çok uzattım yine,
bilirsin severim uzatmayı,
söyleyecek lafı olmayanlar, çok konuşur ya öyle işte
tüm bunlara rağmen seninle olmak ,
seninle konuşmak
var olduğum anlardır,
zaten biliyorsun ama, söylemek istedim işte,
18 Mayıs 2012 Cuma
öfke- yol- yorum
öFkeleniyorum!
daha fazla, daha da fazla, afaki öfkeleniyorum!
azami öfkeleniyorum!
birbirimizi dinlemeyi bilmiyoruz neden?
neden ülkemizin sağcısı, solcusu, dindarı, dinsizi, liberali, kapitalisti...
neden hepsi faşist!
biri dinlemez, diğerini neden.
utanmadan birde bu adamları bir araya toplarlar sözüm ona çok kaliteli programlarında, ve başlar size konuşma programı rezaleti!
herkes konuşur, ama kimse dinlemez konuşanı, önce bakar yargılar bir takımın içine sokar (tabi genelde buna gerek kalmaz, takım
takım, ideoloji ideoloji grup halinde karşılıklı otururlar) ardından herkes başlar kendi iç sesini dinlemeye!
aynı şeyi söyleseler bile devam eder tartışma, çünkü söyleyişlerindeki ideolojileri çarpışır. "saygı", "saygı", "saygı"
ne gerek vardır ki saygıya, herkes için kendisi -kendi görüşü-, öylesine dokunulmaz, öylesine önemlidir ki, karşıdakinin
görüşüne saygı duymasına gerek yoktur. hatta karşındakiler onun söylediklerine saygı duymak zorundadır.
kepazelik!
tahammülüm yok!
80 lerde birbirini dinleyemeyen, iyi niyetli insanlar yüzünden aldığımız yaralardan hiç ders almadık!
hala aidiyet zinciri ile, kendi ulu takımımıza (topluluğumuza, sosyal gurubumuza vs.) kökten bağlı, çok okumayan, çok
konuşan, iç sesini çok dinleyen,bir yere varamayan insNLARIZ.
haydi bir bakalım olmaz mı?
bizde ne var?
kendi içimizde neyi düzelttik ki düzelebilsin ülke?
ne zaman yargıladık kendimizi, farklı gördüğümüzü yargıladığımız gibi?
gerçekten ne istediğimizi, neye ihtiyacımız olduğunu ne zaman arar olduk?
ne zaman, ne ürettik?
ne zaman sevmeyi göze aldık, çırılçıplak?
ne zaman, hangi farkındalığı kazandık ve kazandırdık?
bence bunları düşünelim önce sonra oturup bir araya gelip, kadını, erkeği, çocuğu, geleceği konuşalım...
9 Mayıs 2012 Çarşamba
4 Mayıs 2012 Cuma
8 Nisan 2012 Pazar
karmaşık karamsarlık :S
artık yazmak istiyorum.konuşmak, tartışmak öğrenmek ve öğretmek istiyorum.
ve bilinmek de istiyorum yanlış mıdır bilinmeyi istemek.Allah da bilinebilmek için yaratmadı mı dünyayı? bir sebep de bu değil miydi?
sanat ona en çok yaklaşacağımız mecra değil midir hem?
elbette O'nun sanatı ile mukayese edilemez hiçbir şey.
ama biz ufacık parçalar,zerreler de, bütüne ulaşmak için, ruhumuzun yolunu seçiyoruz.
ben de konuşmak istiyorum
her zaman yaptığım gibi dağınık bir konuşma olsun da istiyor muyum bilmiyorum.
yollar hep neden zor?
şiirlerini birilerine kabul ettirmek,öykülerini birilerine kabul ettirmek,kendini kendine kabul ettirmek,okumak, okumak, okumak, bir süre sonra okumuş olmak için okuma riyakarlığıyla, yol katetmek için okuma hali arasında mekik dokumak. okumak.
oku
bismirabbikellezi halak
seni yaratan Rabbinin Adı ile oku.
oku
oku hiçlik oku.
yılma da oku
kendine yük ettiğin hayallerine ulaşmak için, sıyrıl bir süreliğine onlardan , o ona yaklaş ve oku.
oku,okusana
"ölüm galip gelecek,sen öldürdükçe zamanı demek" kolay kendine.
ataletten dem vurmak da kolay haydi yap hodri meydan
oku savaş
harp et
muhafazakar ol, düşünür ol, aydın ol, yazar ol, mühendis ol, ol, ol ,ol
insan ol
yine bastı bu ağır tedirginlik
kelimeler güçsüz, dağarcık yetersiz, fıtrat sabırsız, inanç yalansız ama uğraş, uğraş hangi uğraş.
elektrikli hoca gibi duvarlar konuş, insanlar: duvarlar, zavallı duvarlar onların suçu yok, suçlu hep biziz.
yazmak da zor, yaşamak da zor, yazmak için yaşamak: tahammülü muallak,yaşamak için yazmak...
yoruldum. gerekeni yapamamak o kadar yorucu ki,
atalet yoruyor insanı, sahiden yoruyor
ve çok kuvvetli senelerce hesapladım ya onu, hendese adamı olarak(!) , bh^3/12 diye
ama benliğin şekli de belirsiz hesaplanmıyor.
büyüyor büyüyor büyüyor.
ve bilinmek de istiyorum yanlış mıdır bilinmeyi istemek.Allah da bilinebilmek için yaratmadı mı dünyayı? bir sebep de bu değil miydi?
sanat ona en çok yaklaşacağımız mecra değil midir hem?
elbette O'nun sanatı ile mukayese edilemez hiçbir şey.
ama biz ufacık parçalar,zerreler de, bütüne ulaşmak için, ruhumuzun yolunu seçiyoruz.
ben de konuşmak istiyorum
her zaman yaptığım gibi dağınık bir konuşma olsun da istiyor muyum bilmiyorum.
yollar hep neden zor?
şiirlerini birilerine kabul ettirmek,öykülerini birilerine kabul ettirmek,kendini kendine kabul ettirmek,okumak, okumak, okumak, bir süre sonra okumuş olmak için okuma riyakarlığıyla, yol katetmek için okuma hali arasında mekik dokumak. okumak.
oku
bismirabbikellezi halak
seni yaratan Rabbinin Adı ile oku.
oku
oku hiçlik oku.
yılma da oku
kendine yük ettiğin hayallerine ulaşmak için, sıyrıl bir süreliğine onlardan , o ona yaklaş ve oku.
oku,okusana
"ölüm galip gelecek,sen öldürdükçe zamanı demek" kolay kendine.
ataletten dem vurmak da kolay haydi yap hodri meydan
oku savaş
harp et
muhafazakar ol, düşünür ol, aydın ol, yazar ol, mühendis ol, ol, ol ,ol
insan ol
yine bastı bu ağır tedirginlik
kelimeler güçsüz, dağarcık yetersiz, fıtrat sabırsız, inanç yalansız ama uğraş, uğraş hangi uğraş.
elektrikli hoca gibi duvarlar konuş, insanlar: duvarlar, zavallı duvarlar onların suçu yok, suçlu hep biziz.
yazmak da zor, yaşamak da zor, yazmak için yaşamak: tahammülü muallak,yaşamak için yazmak...
yoruldum. gerekeni yapamamak o kadar yorucu ki,
atalet yoruyor insanı, sahiden yoruyor
ve çok kuvvetli senelerce hesapladım ya onu, hendese adamı olarak(!) , bh^3/12 diye
ama benliğin şekli de belirsiz hesaplanmıyor.
büyüyor büyüyor büyüyor.
28 Mart 2012 Çarşamba
ilahi atalet
bir de bakma geriye
ardında bıraktığın ne var
sararmış boş sayfalar
kar etmez
yalnızlık imkansızlık
nasıl başardın
yalnız kalmayı sevin
boş ellerine bakma anlamsız
ölüm galip gelecek
sen öldürdükçe zamanı
ve atalet!atalet ! atalet!
ilahi atalet
ardında bıraktığın ne var
sararmış boş sayfalar
kar etmez
yalnızlık imkansızlık
nasıl başardın
yalnız kalmayı sevin
boş ellerine bakma anlamsız
ölüm galip gelecek
sen öldürdükçe zamanı
ve atalet!atalet ! atalet!
ilahi atalet
kıyametin içinde
Kıyametin içinde . . .
kurtçuklar kemiriyorlar maviyi
kemirdikçe çıkıyor içinden karalar
kırmızıyı hiç sorma
iğneleri batıyor kırmızıya
yargılayıcı iğneleri
kör iğneleri
kahrolası iğneler!
yaşamaya vermezler imkan
hayat cennet olsa
cennetin dibine sokar,
boğar iğneler
sonra aynı cenderenin içinde
solar tüm maviler
kırmızılar da solar
siyahlar bile solar sonunda
kıyametin içinde
kurtçuklar kemiriyorlar maviyi
kemirdikçe çıkıyor içinden karalar
kırmızıyı hiç sorma
iğneleri batıyor kırmızıya
yargılayıcı iğneleri
kör iğneleri
kahrolası iğneler!
yaşamaya vermezler imkan
hayat cennet olsa
cennetin dibine sokar,
boğar iğneler
sonra aynı cenderenin içinde
solar tüm maviler
kırmızılar da solar
siyahlar bile solar sonunda
kıyametin içinde
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)