30 Ağustos 2012 Perşembe
Mimarlık okumam kızların hoşuna gitmiş olmalıydı. Bakışlarından sezdim bunu. Yarım saat kadar birlikte sohbet ettik. Esprilerimle sempatilerini kazanmıştım. Benim için de keyifli bir akşamdı. Birlikte binalarımıza doğru yürüdük, yol ayrımından kendi binalarına ayrıldılar. Bense biraz daha dolaşmak istedim yurdu. Bize ayrılan binanın etrafından dolanıp, arka tarafına geçtim. Güzel yeşillik alanlar vardı burada bir kaç metrede bir bank koyulmuş, kızlı erkekli gruplar banklarda oturuyorlar. Yurdun çıkış kapsına doğru inerken arka arkaya koyulmuş voleybol ve basketbol sahaları ilişti gözüme. Yine kızlı erkekli iki grup voleybol maçı yapıyorlardı. Yurdun giriş kapısından dönüp yukarıya doğru yürümeye başladım bu seferde. Saat akşam ona yaklaştığından, öğrenciler kantinden çıkıp binalarına doğru ilerliyorlardı. Onda gece yoklamasına yetişmeliydik. Binaya girdim. Yoklama listesini imzalamak için sıraya girdim, imza işi bitince lavaboya yönelip elimi yüzümü yıkadım. Odaya girdiğimde yeni bir yüz gördüm.
-İyi akşamlar, dedim.
-İyi akşamlar, dediler sırayla. Yeni gelen arkadaşın yanına yönelip:
-Merhaba, ben emre, dedim.
-Mehaba ben de Murat, hangi bölüm.
-Mimarlık, senin.
-İnşaat mühendisliği.
-Ov rakip bölüm, deyip güldüm.
-Ne rekabeti ya, sen şantiyede mimar gördün mü hiç? (Anlaşılan ciddiye aldı)
-Şaka yaptım ya, dedim. Cemil atıldı,
-Biz öyle pis işlere bulaşmayız projemize bakarız
İnşaat mühendisliği Mimarlığa karşı, nedir bu üst kimlik yarışı arkadaş. On dakika kadar tartıştıktan sonra uzalaşamayacaklarını anlayıp konuyu kapadılar.
Ertesi gün sabah sekizde Cemil tarafından uyandırıldım. "Hadi çabuk ders var dokuzda, hadi hadi", dedi heyecanlı heyecanlı. Yataktan inip, ayakkabılarımı giydim. Elimi yüzümü yıkamak için lavaboya yöneldim. İnsanoğlunun tuvalete girmek için çektiği çileye bak. Keşke odada ayrı banyo ve tuvalet olsa. Gerçi o zamanda altı kişi sıra beklerdik! Neyse. Lavaboya girip elimi yüzümü yıkadım. İçeride bir sürü adam; bir kısmı elini yüzünü yıkıyor, bir kısmı saçını yapıyordu. İçlerinden sümküren tek kişinin yanımdaki herif olması da benim şansımdı herhalde. Üzerimi giyinip Cemil ile birlikte yurttan çıktım. Durağa vardıktan birkaç dakika sonra otobüse bindik. En ön koltuğa oturduk. Birer ytl otobüs paralarını verdikten sonra, cebinden mp3 player'ini çıkartıp müzik dinlemeye başladı. O kadar yüksek sesle -hem de techno müzik- dinliyordu ki otobüsün ön taraflarında oturan herkes bakışlarını bizim koltuğa yöneltti.
28 Ağustos 2012 Salı
Yemek tezgahının önünde yılan gibi kıvrılmış sıranın en sonuna geçtik. On beş yirmi dakikalık bir bekleme süresi sonrasında yemekleri almaya başladık. Ben mercimek çorbası, pilav ve sulu köfte yemeği ile yoğurt aldım. Mehmet ise patlıcan musakka, pilav ve cacık almayı tercih etti. Yanıma akşam yemeği fişimi almadığımdan beş ytl ödeme yapmak zorunda kaldım. Yemeklerimizi yedikten sonra, Mehmet'in daveti ile, çay içip biraz sohbet etmek maksadıyla, yemekhanenin arkasındaki kantine geçtik. Kalabalıktı kantin ama yüksek tavanlı büyücek bir yerdi. Çaylarımızı alıp, etraftaki kare masalardan boş olan birine oturduk. Ben sandalyeye kürek kemiklerimi dayayıp ayaklarımı uzatarak yayılırken, Mehmet dirseklerini masaya dayamış sıkkın bir şekilde oturuyordu. Dünyanın en sosyal insanı olmadığı aşikardı. Bir çay içimi süresince, sadece Malatya' da yatılı bir okulda okuduğunu ve ilk kez yaşadığı yerden ayrı düştüğünü anlattı. Ben de aynı durumda olduğumu söyleyince, kendini bana biraz daha yakın hissetti. Cemil'e ısınamadığı ortadaydı. Durgun sohbetimiz devam ederken omzuma bir el dokundu. Bu yumuşacık dokunuşun kime ait olduğunu o an anladım. Arkama döndüğüm de "Sana dememiş miydim burası küçük bir yer karşılaşırız diye", dedi. "Haklıymışsın", deyip gülümsedim. "Tanıştırayım bu oda arkadaşım Mehmet, bu da bugün tanıştığım arkadaşım Simge", dedim. "Memnun oldum", dedi Mehmet. Memnun olmamıştı. Utandı, birkaç dakika sonra bir bahaneyle ayrıldı yanımızdan. "Rahatsız etmedim inşallah ", dedi umursamaz bir edayla. "Yok sanmıyorum biraz çekingen bir çocuk da; ilk kez memleketinden ayrılıyormuş", dedim. Güldü "Sen farklı mısın sanki?", diye yapıştırıverdi cevabı. Nerden anladı? Nasıl bu kadar doğru tahminler yürütebiliyor hakkımda. Ve nasıl bu kadar kendinden emin, söylüyor.
"Hadi canım sen de ", deyip geçiştirdim. "Neyse boşver bak seni diğer arkadaşlarımla tanıştırayım, şurada: arka taraftaki masada oturuyorlar", dedi. "Şurada"ki masaya geçtik. Tanıştırayım "Bugün tanıştığım arkadaşım Emre", dedi. Sonra soldan sağa doğru sayarak: "Bu oda arkadaşım Elif Güzel Sanatlar da Resim okuyor, bu da yine oda arkadaşım Merve o da beni gibi Edebiyat okuyor", "Aaaa seninle o kadar konuştuk ama hiç aklıma gelmedi bölümünü sormak", dedi. Sahiden benim de aklıma gelmemişti hiç. Hem de edebiyat okuyormuş, en sevdiğim bölümlerden biri. "Evet ya, biraz öyle oldu Mimarlık okuyorum ben de", dedim
26 Ağustos 2012 Pazar
Mehmet'in dürtüklemeleriyle uyandım. "Hadi kardeş kalk yemeğe gidelim", dedi. "Tamam", deyip yarimden kalktım. Ranzadan aşağıya atladım. Ayakkabılarımı giyip "Bir lavaboya kadar gidip geleyim, öyle çıkarız", deyip odadan çıktım sağa dönüp koridor boyunca ilerledim. Sağımda odalar devam ediyordu: 106, 107, 108. Koridorun sonunda sol taraftaki lavaboya girdim. Kocaman alanın sağ tarafında banyo olmak için, duş yerleri ayrılmış. Sol tarafa doğru ilerledim. Genişçe bir oda, sağında ve solunda duvar boyunca lavabolar vardı. Sağ ve sol tarafın arasındaki duvar boyunca çamaşır makineleri duruyordu. Elimi yüzümü yıkadım. Tuvalete yöneldim.(Duş bölümlerinin karşısındaki duvarın arkasında umumi tuvaletler vardı.) Bir tanesinin kapısını açtım. İğrenç sidik kokusu yüzünden kapıyı kapatıp bir diğerine geçtim. Sifonu çekip işimi hallettikten sonra bir kez daha sifonu çektim. Adam çıkmadan bir su döker. Ne pis ve duyarsız herifler. Neyse, acıktım zaten. Odaya girdim. "Haydi gidelim", dedim. Mehmet' le beraber yemekhaneye doğru seğirtmeye başladık. Cemil neredeydi acaba? "Cemil nerede?", diye sordum. "Bilmem ki, biraz acayip biri çok konuşmadık zaten", dedi Mehmet.
Binadan çıktık, aşağıya doğru iniyorduk. Sol taraftaydı, yemekhane. Karşısında da fast food dükkanı vardı. Devletin yurdunda koskoca fastfood yazılı yemek yeri olması ne kadar da trajikomik. (Güldüm) "Ne oldu, niye gülüyin", diye sordu Mehmet. "Şu tabelaya gülüyorum. Devletin yurdunda, kocaman ingilizce tabela". "Doğru diyon", deyip gülümsedi. Gamzesi varmış ne güzel. Gamzesi olan insanlar çok sempatik oluyorlar gülerken. Keşke gamzeler aklıma seni getirmese. Of Bilge, telefondan silindiği gibi akıldan da silinse keşke, ya da yürekten silinse. Ya da ... Yemekhaneden içeri girdik. Solumuzda
Binadan çıktık, aşağıya doğru iniyorduk. Sol taraftaydı, yemekhane. Karşısında da fast food dükkanı vardı. Devletin yurdunda koskoca fastfood yazılı yemek yeri olması ne kadar da trajikomik. (Güldüm) "Ne oldu, niye gülüyin", diye sordu Mehmet. "Şu tabelaya gülüyorum. Devletin yurdunda, kocaman ingilizce tabela". "Doğru diyon", deyip gülümsedi. Gamzesi varmış ne güzel. Gamzesi olan insanlar çok sempatik oluyorlar gülerken. Keşke gamzeler aklıma seni getirmese. Of Bilge, telefondan silindiği gibi akıldan da silinse keşke, ya da yürekten silinse. Ya da ... Yemekhaneden içeri girdik. Solumuzda
24 Ağustos 2012 Cuma
Bizim binadan içeri girdikten sonra, bu kez de içerideki güvenlik görevlisine kimliğimi gösterdim. Bavuluma da bakmak istedi. Kapağını açıp, içindekileri gösterdim. Yerler ıslaktı, belli ki yeni temizlik yapılmıştı fakat inceden bir ayak kokusu eşlik ediyordu temizliğin kokusuna. Koku eşliğinde, yavaşça (kaygan zeminde düşüp kafamı kırmaktan çekiniyordum) yürümeye başladım. 105 numaralı odanın kapısını açıp, içeri girdim. Kıvırcık saçlı, kahverengi gözlü, elmacık kemikleri çıkık, orta boylu, ürkek bakışlı çekingen bir çocuk ayağa kalkıp bana doğru yöneldi. "Hoş geldin kardaş.", deyip elimi sıktı. "Benim adım Mehmet". "Memnun oldum. Benimki de Emre ", dedim. Pencerenin iki yanında karşılıklı duran iki katlı ranzalardan sol taraftakine hamle edip alt ranzaya oturdum. Benim yatağım üstümdeki yedi numaralı olandı. "Nerelisin?", diye sordu. "Aslen Trabzonluyuz, Maçkalı ama İzmit' te yaşıyoruz. Nadiren gideriz Maçkaya", diye cevapladım sorusunu. "Bizde Malatyalıyık.", dedi. "Sormadık ki", demedim. Normalde affetmez derdim, fakat ses tonundan Malatyalı olmakla gurur duyduğu anlaşılıyordu. İlk dakikadan papaz olmak istemedim. "Hangi bölümde okuyorsun", diye sordum. Gülümsedi, "Bak ben bunu sormayı nasıl unuttum, Elektrik Elektronik Mühendisliği okuyom, senin bölüm ne?", diye sorumu bana yöneltti. "Mimarlık", dedim. İçeri uzun boylu, kara gözlü, kıvırcık saçlı, büyük burunlu, top sakallı, hareketli biri girdi. "Selamunaleyküm gençlik, merhaba", dedi coşkuyla. Heyecanı hoşuma gitmişti. Bakışlarını bana yöneltti: "Sen yeni geldin değil mi, hangi bölüm?", "Mimarlık", "Vaaay, sınıf arkadaşııııııım, çak", deyip elini uzattı. Şaşırdım, elini havada bırakmamak için çaktım. Çılgın bir sınıf arkadaşım olduğunun idrakine vardım. Aynı zamanda oda arkadaşım, belki de ranza arkadaşım? Tehlikeli bir beraberlik sinyalleri çaldı iç kulağımda. "Neyse ben şu sakallarımı topalıyım. Yine konuşuruz artık hep beraberiz nasılsa" deyip dolabından tıraş takımını aldı. Kapıya yöneldi kapatmadan önce : "Bu arada benim adım Cemil", dedi. Memnun oldum mu acaba? Bakalım zaman gösterecek. Eğlenceli bir tipe benziyor.
Eşyalarımı, altı numaralı, gri renkli, metalik ruhsuz dolabıma yerleştirdim. "Ben biraz uzanıp dinleneyim, akşam yemeğinde beni uyandırır mısın Mehmet?", "Uyandırırım tabi".
20 Ağustos 2012 Pazartesi
Ne kadar küçükmüş buranın otobüsleri. Bizim belediye otobüslerinin yarısı kadar. Bavulumu oturacağım tekli koltuğun yanına koyduktan sonra şoföre para uzatıp Kredi Yurtlar Kurumunda ineceğimi söyledim. "Götürüz, tasalanma", gibi bir şey dedi sanırım. Şivesinden dolayı tam olarak anlayamadım. Yavaş yavaş ilerliyorduk. Şehrin yolları güzelmiş. Otobüs sürekli ara sokaklara, mahallelere girip yolcu alıyor, insanlar iki adım yol yürüyüp ana yollardaki duraklarda bekleseler bu sorun ortadan kalkar. Neyse böylece şehrin mahallelerini de görmüş oluyorum. Üç dört katlı apartmanlar, kırmızı yanaklı İç Anadolu çocukları, başı kapalı vücudu açık, değişik giyimli genç kızlar... Midem bulandı, okula giden otobüs de bu kadar dolanır mı acaba ara sokaklarda? Okul. Yarın okulun ilk günü bakalım kimlerle tanışacağım. Üniversite ortamları ve dostlukları hakkında çok iyi duyumlar almadım ama kader sonuçta, şuraya ne yazıldıysa o, nereye(?) şuraya . Bu sefer karşı koltukta oturan genç kızın bakışlarıyla karşı karşıyayım. Muhtemelen öğrenci ve muhtemelen, -yine- kendi kendime gülmem yüzünden ilgisini çektim. Deli mi derlerdi bana? Küpem de yok ama ne yapalım, fakir deli bu kulakları küpesiz olandan. Fakirlik zor, fakirin kökü fuck. . .
Otobüs yolun kenarında durdu, yüzünü bana dönüp, "Kredi Yurtlar burası, burda incen", dedi. Emin değilim buna benzer bir şey dedi. Az önce bakışlarını yakaladığım kızın arkasından bende indim. Tesadüfler, tesadüfler güzel şeyler. Yanına gidip "Merhaba", dedim, elimi uzattım biraz çekingen, biraz kendimden emindim. "Merhaba", deyip elimi sıktı.
-Adım Simge.
-Çok şiirselmiş.(Güldü) Benimki de Emre.
-Çok kafiyeli oldu, dedi (Güldüm).
Yurt kimliklerini güvenlik görevlilerine gösterdikten sonra, yurdun binalarına doğru yürümeye başladık. Sarı dalgalı saçları rüzgarda dalgalanırken çekici görünüyordu. Gözleri bal rengiydi. Balı sevmem ama bal rengi iyidir. Kemerli burnu yüzüne yakışmış. İnsan yüzü ne garip, her bir parçasını teker teker incelediğinde onlarca kusur bulursun, ama bir araya geldiğinde böyle güzel bir yüz ortaya çıkıyor.
-İlk senen değil mi?, dedi. Rezil oldum onun birinci sınıf olmadığı belli. Bildik bakışlar atıyor her yere . En iyi ihtimalle ikinci sınıf. İnşallah ikinci sınıftır yoksa hiç şansım yok. Şans? Eyvah dakka bir gol bir yazış moduna aldım kendimi. Of Bilge hepsi senin yüzünden! Anladı mı acaba? Yok canım ne dedim ki ne anlasın. Ben bile bişey anlamadım halimden. Neyse sakin olmam lazım. Yine abarttım.
-Evet, nerden anladın.
-Bilmem. Bakışlarından, yüzünden.
Eyvah, "yüzünden" dedi. "Toy görünüyorsun" cümlesinin kibarcası! Sıçtık. Amaan altı üstü otobüste görüp sohbet ettiğim bir kız, ne görüyorsa görsün. Hah sanki hayatımın aşkını kaybettim. Onu daha önce kaybettim. Of yine Bilge'ye bağladım.
-Nasıl yani.
-Ne bileyim. Biraz endişeli bakıyorsun etrafa. İnsan bilmediği yerde ilerlerken böyle bakar. Birde açıkçası biraz ufak gösteriyorsun da.
-Sen de çok açık sözlüymüşsün be Simge. Patavatsızdan hallice.(Güldü)
-Yol ayrımına geldik, dedi. Kızların kaldığı bina bizimkinin karşısında idi.
-Memnun oldum, deyip tekrar elini sıktım.Tekrar görüşmek üzere
-Burası ufak bi yer, karşılaşırız mutlaka deyip kendi binasına doğru ayrıldı.
19 Ağustos 2012 Pazar
1.Bölüm
Yeni bir şehir: Kütahya. Kökü Küt mü acaba Kütahya'nın. Evet, evet küt olmalı, Kütahya böyle ufacık bir şehir için çok uzun ve gösterişli bir isim. Kayıtlar için geldiğimizde de şehirde geziyormuşum havası vermemişti bana. Neyse ki üniversitenin kampüsü Küt'ün açığını kapatıyor.
Soluma doğru baktığımda karşı taraftaki çiftli koltukta oturan teyzenin bakışlarıyla karşılaştım. Yüzüme yerleşen aptal gülümsemeyi farketmiş olmalı. Neyse önüme döneyim, yoksa laf atacak. Teyzeler soru sormayı sever; konuşmaya hayatını anlatmaya ise bayılır. Riske girmemek lazım. Bizimkiler ne yapıyorlar acaba? Kankutlar. Gelmeden önce, Cem ile bu saçma sapan dostluk terimlerini üretmemiz ne iyi oldu. Hatırladıkça gülerim artık. Kankut, kankomer, kankoplazmik retikulum ... Lisede öğrendiğimiz biyoloji terimlerini de hayin planlarımıza alet ettiğimizdir.
Hah. İşte buyrun, nasılda fütursuzca kullanıyordum, bir gün evvel delice eleştirdiğim "kanka" ve türevlerini. Geçi şuan üç yıl evveldeyiz. Neyse...
Dostluk terimleri aklıma dostları getirdi.Derine mesaj yazdım: " Naber kankut".(Gönderildi.)
Dıt dıt.
"İyidir kankomer senden naber :)"
Telefonun sesini kıstım, teyzenin bakışları hala üzerimde. Birkaç önemsiz mesajlaşma sonrasında uykuya dalmışım. Uyandığımda gelmek üzere idik. İlk tren yolculuğum hızlıca geçmiş oldu böylece. Biletçi vagona girip "Kütahya, Kütahya, Kütahya yolcuları hazırlansın.", diye bağırarak bir sonraki vagona geçti. Koltuğun üzerindeki raftan bavulumu aldım. Benden hızlı davranan birkaç yolcu, çıkış kapısının önünde sıralandılar. Bende arkalarında sıraya geçtim. Tren yavaşlamaya başladı. Sendeledim, yanımda duran koltuğun kenarına tutundum. Nihayet tren durdu. Ne kadar da çok inen varmış bu istasyonda, çoğu da benim gibi öğrenci. Trenden inip önümde giden, öğrenci kafilesini takip ettim. Kenarları birkaç metrede bir ağaçlarla süslenmiş kaldırım boyunca 200 m kadar ilerledikten sonra, birini durdurup Kredi Yurtlar Kurumuna giden otobüslerin nereden kalktığını sordum. Aldığım yol tarifi üzerine, 200 metre daha ilerleyip yolun karşısındaki kaldırıma geçtim ve saat kulesinin önündeki durakta otobüsü beklemeye koyuldum. Annemi arayıp geldiğimi söyledim, birkaç dakika konuşup telefonu kapattıktan sonra otobüs geldi.
18 Ağustos 2012 Cumartesi
yarın olmamak
Alçalış, irtifa kaybediş, biraz daha alçalış, biraz daha, biraz daha ve: bum. Aşkım, canım, bi' tanem, herşeyim. İçi boşaltılmış, alçala alçala yere çalınmış zavallı kavramcıklar. Ah zavallıcıklar.
Aşkım! Aşkı sahiplenmek için, birini buna alet etmenin romantik karşılığı. Sevgilim, sevdiğim kelimelerinin yerini alan, zavallı kelime: aşkım. İyelik hastalığımızın bir kurbanı. Artık sevmemeliyiz, sevdiğimiz değil aşkımız olmalı. Aşk'a sahip olmalıyız. Ve tüketmeliyiz onu sonuna kadar. Alçalta alçalta yere çalmalıyız.
Canım, ne yalan ifade! Canım, varoluşum yaşama sebebim, yersen.
Hah. Bi'tanem, nar tanem nur tanem, bir tanem: başka bir tane buluncaya kadar bir tanem. Örseleyip şeklini değiştirip, değişen halinden sıkılıp tüketinceye kadar bi' tanem. Tükettiğimdeyse hiçbirtanem.
Yerin dibindeki rezalet söylevlerinden bir kaçı daha: kanka, pampa; yok artık pompa.
Kanka kan kardeşinin kısaltılmış hali. Güzel bir mecaz. Neyse ki mecaz, aksi halde farklı kan gruplarından "kanka" bulmak sıkıntı olurdu. Pampa "kanka" ile pompa arası bir şey herhalde.
Bu kankalar, çok sıkı arkadaştırlar. Birbirini çok gözetir, çok severler, çok değer verirler. Ama her biri önce kendini gözetir, herkes kendi hayatıyla o kadar meşguldür ki, kimse bir başkasının hayatına, sorunlarına vakit ayıramaz. Kankasına bile.
Ve ben bu "aşkım"lar, "kankam"lar dünyasının yılışık yalancı ferdi sayılmanın, bu ve benzeri bir sürü kepazeliğin hüküm sürdüğü bu zamanda yaşamanın utancını yaşıyorum.
İnsan olmanın onurunu yaşayamadığımız, hatta ayrımına dahi varmadığımız bu zamanlarda yaşamaya başkaldırıyorum. Tüm bu sahiplenme odaklı sevgilere, dostluklara, isim vermelere sırtımı dönüyorum. Ömrümün azımsanamayacak kadar kısmı bu isimlerle isimlendirilmek ve bunlarla isimlendirmekle geçti. Artık yeter. Kelimelerin gidin başımdan! Yalnız bırakın beni. Sadece ölüm gelsin, sade ölüm.
Daha fazla devam edemedim. Yazdıkça öfkem büyüyordu. Biraz sakinleşmek için banyoya girdim. Saat gece yarısı üç olmuş. Kirli aynamda keskin hatlı yüzüme baktım, mavi ile yeşi arasında karar veremeyip kaybolmuş, rengini bulamamış gözlerime, her biri kendi yoluna ayrılmış koyu kahverengi saçlarıma, çatık kaşlarıma... Ellerimi yıkayıp abdest almaya başladım. Soğuk suyun tenime dokuşuyla, içimi bir ürpeti aldı. Salona yüneldim, yeşil seccademi serip namaza başladım. "Allah Yücedir". Bütün bu kepazelikler dünyasındaki en anlamlı zamanlar onunla buluştuğum anlardır. Dualara yakarışlarımı katarak son rekata kadar geldim. Alnın secdedeydi, aklımsa bambaşka bir yerde. Sohbete koyuldum Tanrı ile. "Rabbim",dedim "neden bu kadar huzursuzum, neden içindeyim bunca yalanın. Yaşamadan ölecek olanları eleştirip duruyorum. Peki ben yaşıyor muyum sahiden? Ne ifade ediyorum yaşam için? Ne ifade ediyorum sevdiklerim için? Yoksa ben de aynı yerde miyim sevdiklerim için? Kendi hayat meşguliyetleri bir anlığına sona erdiğinde mi hatırlanıyorum. Sadece kendilerini yalnız hissettiği zamanlarda mı özlüyorlar beni? Varlığım mühim mi? Yarın olmamam neyi değiştirir. Peki ya ben, düşünüp değişmeye başladığım bu zamanların başına dönüp kendimi dışarıdan izlesem ne derim. Sen alim olansın. Beni de bilgilendir. Anlat bana çırılçıplak kendimi, ya da göster. Bilirsin cahilimdir. Anlatsan işaretler sunsan anlayamam, mutmain olamam belki. Sen duaları kabul edensin. Etmezsen de yine sen bilirsin. Amin."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)