26 Ağustos 2012 Pazar

Mehmet'in dürtüklemeleriyle uyandım. "Hadi kardeş kalk yemeğe gidelim", dedi. "Tamam", deyip yarimden kalktım. Ranzadan aşağıya atladım. Ayakkabılarımı giyip "Bir lavaboya kadar gidip geleyim, öyle çıkarız", deyip odadan çıktım sağa dönüp koridor boyunca ilerledim. Sağımda odalar devam ediyordu: 106, 107, 108. Koridorun sonunda sol taraftaki lavaboya girdim. Kocaman alanın sağ tarafında banyo olmak için, duş yerleri ayrılmış. Sol tarafa doğru ilerledim. Genişçe bir oda, sağında ve solunda duvar boyunca lavabolar vardı.  Sağ ve sol tarafın arasındaki duvar boyunca çamaşır makineleri duruyordu. Elimi yüzümü yıkadım. Tuvalete yöneldim.(Duş bölümlerinin karşısındaki duvarın arkasında umumi tuvaletler vardı.) Bir tanesinin kapısını açtım. İğrenç sidik kokusu yüzünden kapıyı kapatıp bir diğerine geçtim. Sifonu çekip işimi hallettikten sonra bir kez daha sifonu çektim. Adam çıkmadan bir su döker. Ne pis ve duyarsız herifler. Neyse, acıktım zaten. Odaya girdim. "Haydi gidelim", dedim. Mehmet' le beraber yemekhaneye doğru seğirtmeye başladık. Cemil neredeydi acaba? "Cemil nerede?", diye sordum. "Bilmem ki, biraz acayip biri çok konuşmadık zaten", dedi  Mehmet.
Binadan çıktık, aşağıya doğru iniyorduk. Sol taraftaydı, yemekhane. Karşısında da fast food dükkanı vardı. Devletin yurdunda koskoca fastfood yazılı yemek yeri olması ne kadar da trajikomik. (Güldüm) "Ne oldu, niye gülüyin", diye sordu Mehmet. "Şu tabelaya gülüyorum. Devletin yurdunda, kocaman ingilizce tabela". "Doğru diyon", deyip gülümsedi. Gamzesi varmış ne güzel. Gamzesi olan insanlar çok sempatik oluyorlar gülerken. Keşke gamzeler aklıma seni getirmese. Of Bilge, telefondan silindiği gibi akıldan da silinse keşke, ya da yürekten silinse. Ya da ... Yemekhaneden içeri girdik. Solumuzda

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder